
Psikolojik farklılıkları algılayış biçimimiz, aslında insana nasıl baktığımızla ilişkilidir. Kabul edilenin, normun sınırlarından taşan her deneyim, tarih boyunca karşısında korku ve denetleme arzusu bulmuştur. Günümüzde bu deneyimleri “ruhsal bozukluklar” başlığı altında sıralayıp, anlamaktan ziyade “düzeltmeye” çalışıyoruz. Gerçekten tek seçeneğimiz bu mu?
Modern dünyanın paradigması, ruhsal farklılıkları çoğunlukla tıbbi bir çerçevede ele alır. Tanılar konur, tedavi protokolleri belirlenir, ilaçlar düzenlenir, gerektiğinde hastaneye yatışlar planlanır. Bu çerçeve, özellikle akut risk durumlarında hayati önem taşır. Ancak yalnızca “krizi söndürmek” önemsendiğinde, insan yaşantısının anlam ihtiyacı detay muamelesi görür.
Oysa semptom bir şeylerin bozulduğunun değil, bir şeylere artık dayanılamadığının ulağıdır. Bu açıdan bakıldığında bazı ruhsal kırılmalar, arıza değil; bireyin içinde yaşadığı çevreye, sürdürdüğü ilişkilere ve onu çevreleyen varoluş koşullarına verdiği yanıtlardır.
1960’lı yıllarda İskoç psikiyatrist R.D. Laing, psikotik deneyimlerin salt biyolojik bir bozukluk olarak ele alınmamaları gerektiğini; ilişkisel ve toplumsal bağlamda anlam kazandıklarını ileri sürmüştür. Laing’e göre bazı psikotik süreçler, dayanılması güç bir çevrede benliği korumaya yönelik -taşkın- savunma biçimleri olarak değerlendirilebilirler. Bu yaklaşım, yaşantıyı acilen bastırmak veya “normalleştirmekten” ziyade, deneyime eşlik etmeyi ve anlamını birlikte düşünmeyi önerir.
Bu bakış açısı, bugün tamamen reddedilmiş değildir. Aksine, bazı çağdaş yaklaşımlarda yeniden yankı bulmaktadır. Örneğin sesler duyan kişilerle çalışan bazı topluluk temelli modeller ya da Open Dialogue yaklaşımı, kişinin deneyimini geçersiz kılmadan; onu ilişkisel, bağlamsal ve insani bir çerçevede ağırlamayı amaçlar. Bu yaklaşımlar, bilimsel yöntemleri dışlamaz; ancak onları mutlak otorite hâline de getirmez.
Bir uzmanın, “Neye ihtiyacın var?” sorusunu tek başına yanıtlamak yerine; bu soruyu kişiyle birlikte düşünmesi mümkün müdür? Tanı koyarken, kişinin hikâyesine de kulak verilebilir mi? Güvenlik sağlanırken, özne olma hâli korunabilir mi?
Bugün dünya genelinde psikiyatrik ilaç kullanımındaki artışa rağmen, ruhsal denge hâlinde bununla orantılı bir iyileşmenin gözlemlenmeyişi bu sorgulayışı diri tutmaktadır. Belki de mesele, yöntemin nasıl bir ilişki çerçevesinde uygulandığıdır.
Ruhsal farklılıklarla karşılaştığımızda, yalnızca düzeltilecek bir sapma görür ve bu doğrultuda odaklanırsak; insanı, kendi deneyiminden dışlama teşebbüsünde bulunmuş sayılmaz mıyız? Bazen insanlar için bu deneyimler dönüştürücü, hatta anlam kurucu olabilirken; başkaları için yıkıcı ve dayanılmaz olabilir. Bir deneyimin herkes için aynı anlamı ifade etmesini beklemek, insan ruhsallığının doğasına aykırıdır.
Belki de ihtiyaç duyduğumuz şey, tek bir doğru yaklaşımdan ziyade farklılıkları ağırlayabilecek bir esnekliktir. Koruyan, dinleyen, sınır koyan hem de ilişki kuran bir duruş; insani misafirperverliği, teknik bilgiye düşman etmeyen bir etik…
Ruhsal farklılıkları nasıl ağırladığımız, aslında kendi kırılganlık seviyemiz hakkında ipuçları verir. İçsel güven duygumuz yeterince sağlam mı? Yoksa eğreti tahtalar mı mevcut? Normların dışına düşenle birlikte yaşayabilecek kadar stabil hissediyor muyuz?
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.