Objeleştirildiğiniz bir dünyayı benimserseniz bir süre sonra cansız hissetmeye başlarsınız.
Dijital çağ, bizi hem teşhirci hem de röntgenci bir pozisyona sürükledi. Düzenli olarak hayatımızı, başarılarımızı, anılarımızı ve hatta acılarımızı teşhir ediyoruz. Sergileyerek ve gözetleyerek yalnızlığımızı hafifletmeye çabalıyoruz.
Söz konusu pazara dâhil olmanın bir sonucu olarak, yalnızlığımız da beraberliklerimiz de sığlaşıyor.
Baştan çıkarma arzusu, aşk değil…
Öteki dijitalleştikçe, özümüzle olan temasımız da yüzeyselleşiyor çünkü bazı yerlerimize sadece ilişkiler aracılığıyla dokunabiliriz.
Kayıp benlik algımızı, dijital bir göz vasıtasıyla telafi etmeye çalışırken, kendimiz olmanın yeterli olmayacağına inandırılıyoruz. Halbuki özgünlük, yeterliliğin sorgulanmasına izin vermeyecek bir tılsıma sahiptir.
Empati yeteneğimiz, narsisistik eğilimlerin sıradanlaştırılmasından olumsuz etkileniyor ve kendi eğilimlerimiz tarafından asimile ediliyoruz.
Seçeneklerimiz sayısızmış gibi görünse de, özgünlüğün uyutulması sadece niceliği yükseltiyor, niteliği değil.
Teşhircilik ve röntgencilik döngüsüne hapsolan modern insanın, özüyle kurduğu bağın giderek zayıflamasıyla varoluşsal sancıları sıklaşıyor.
Anlaşılmamaktan yakınıyoruz ama ne açıklamaya ne de dinlemeye vakit ayırıyoruz. Vakit kaybediyoruz.
Dijital öteki, bireye asalak ve aidiyetsiz ama sürekliliği sağlanabilen bir bağlılık hissi sunar.
Kısacası, meşru bir yoldan ruhsal sağlığımızı kaybediyoruz.
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.