
(...)
Bir çeşit çılgınlığın tüm vücudumu sardığını hissettim. Ona doğru koştum ama benden uzaklaştı. Daha sonra rüzgârda dalgalanan uzun saçlarını gördüm- gecenin karanlığından bile daha siyahtılar! Ve ardından yavaşça gözlerini açtı.
Delirmiş gibi bağırdım: “Bunlar kaybettiğim aşkımın siyah gözleri- Ligeia’mın gözleri!” - Edgar Allan Poe
Poe, yaklaşık iki yaşındayken annesi Elizabeth‘i verem nedeniyle kaybetmiştir, hatta -doğruluk payı pek yüksek görülmeyen- bir rivayete göre bir yakınları onları bulana dek -bir gece boyunca- küçük kız kardeşiyle beraber annesinin cansız bedenine eşlik etmiştir.
Yaşamının bu erken döneminde çocuk, ölüm gibi soyut bir olguyu simgesel düzeyde anlamlandırabilecek bilişsel ve dilsel kapasiteye sahip değildir. Dolayısıyla, ‘klasik’ bir yas süreci yaşaması beklenemez. Bu durum, maruz kalınan kaybın simgesel düzene kaydedilmesinde bir kesinti ihtimalini düşündürür.
Poe’nun şiirlerindeki ölüm teması, yalnızca gotik estetiğin bir unsuru olarak değil, simgeselleştirilememiş bir erken dönem travmasının izleri olarak da okunmalıdır.
Sigmund Freud, yas ile melankoli arasında temel bir ayrım yapar. Yas sürecinde özne, kaybedilen nesneden libidinal yatırımını zamanla çeker, dolayısıyla kaybı simgesel olarak yerleştirebilir. Melankolide ise kayıp nesne, öznenin benliğine içkin hâle gelir.
Poe’nun metinlerindeki ölüm imgeleri -özellikle ölü ama geri dönen kadın figürleri- bu açıdan değerlendirildiğinde, kaybın simgesel düzeyde konumlandırılamamış oluşunun farklı temsiller üzerinden dolaşıma sokularak ifade aradığı fikri düşündürücüdür. Bu, kayıp nesnenin simgesel olarak ayrıştırılamayıp öznenin yapısında dolaşmaya devam ettiğini gösterir.
Poe’nun kaleminin ölümü daima geri döndürüşü -kronik olarak gündeme getirişi- temsil edilemeyen bir çekirdeğin etrafına çekilmiş bir çit olarak okunabilir. Bu tekrar, travmatik olanın simgesel düzene dahil edilememiş olmasına bağlı olarak, aynı noktaya geri dönüş şeklinde işler.
Poe’nun metinlerindeki ölümün tamamlanamayış hâli, Lacanyen açıdan Reel’in geri dönüşü olarak yorumlanabilir. Ölüm, şairin yaşamında simgesel bir son olarak işlenememiştir; dolayısıyla yazın vasıtasıyla farklı biçimlerde yinelenir. Temsil edilemeyenin -günlük yaşama dâhil olma- ısrarı söz konusudur ve kalemi, birçok yazarın olduğu gibi Poe’nun da şansıdır.
Ölen kadın figürünün merkezi konumu dikkat çeken bir diğer unsurdur. Mesela “Ligeia”, “The Fall of the House of Usher” gibi metinlerde, kadın karakterler ölümü takiben ortadan kaybolmayıp, farklı suretlerde geri döner; ölümlerinden sonra da anlatı içinde dolaşmaya devam ederler.
Bu durum, kayıp nesnenin arzunun sürekliliğini sağlayan bir yapı olarak işlev gördüğünü düşündürür. Ölüm temasının söz konusu döngüsel işlenişi, -kadın figürünü- bir nevi canlı tutma girişimi olarak incelenebilir.
Kayıp nesne, kayıp olduğu ölçüde arzunun motoru hâline gelir. Kaybın bıraktığı iz, öznenin dilinde tekrar tekrar belirir.
Poe’nun metinleri, ölümün temsili olarak okunabilirler ama aslında temsili boşa düşmüş bir kaybın çırpınışlarıdır. Bu sebepten ölüm Poe’nun kaleminde bir son olamaz, daima ertelenen, tamamlanamayan ve başa dönen bir süreçtir.
“Dakikalar geçti. Ardından Rowena’nın yüzüne hafif bir renk geldiğini fark ettim. Kalbim korkudan duracak gibi oldu; hareket bile edemiyordum. Rowena’nın ölmediğini anlayınca onu geri getirmeye çalıştım. Fakat kısa sürede yanaklarındaki renk kayboldu. Ölümün korkunç izlerini taşır biçimde yüzü bir kez daha mermer gibi beyaz ve dudakları da ince hâle dönüştü. Vücudu kaskatı ve soğuk bir hâle gelince sedire oturdum ve Ligeia’yı hayal ettim. Bir saat geçtikten sonra biraz önceki sesi bir kez daha duydum. Dikkatli biçimde dinledim. Evet, tekrar duyuluyordu- yataktan gelen bir iç çekiş! Hemen yanına koştum ve dudaklarının titrediğini fark ettim. Ardından dudakları açılarak beyaz dişleri göründü. Bir anlığına çıldırıyor olduğumu düşündüm. Yanakları ve boynu pembeleşmişti, vücudu tekrar eski sıcaklığını kazanıyordu ve kalbi de hafifçe atıyordu. Leydi Rowena hayattaydı! Onu hayata döndürebilmek için her şeyi denedim. Daha sonra aniden rengi kayboldu, kalbi durdu ve vücudu tekrar soğuk ve kaskatı hâle geldi. Bir kez daha oturarak Ligeia’yı düşünmeye başladım. Ardından üçüncü kez yataktan gelen sesi işittim. Fakat neden bu gecenin korku dolu anılarını sizlerle paylaşıp canınızı sıkıyorum? Tekrar Rowena’yı hayata döndürmeyi denedim ve ardından dördüncü kez… Her defasında sanki görünmeyen bir güçle savaşıyor ve her defasında vücudu değişiyor gibiydi. Nasıl olduğunu söyleyemem fakat farklı görünüyordu. Şafak sökmek üzereyken bir kez daha hareket etti. Sedirde, yorgunluktan tükenmiş bir hâlde oturmaya devam ediyordum. Rowena’nın vücudu bu kez bir öncekinden daha enerjik biçimde hareket etti. Yüzüne, yaşama döndüğünün işareti olan renk geri gelmişti. Gözleri kapalıydı fakat canlı bir görünümü vardı. Ardından aniden yataktan kalktı ve sanki uykuda yürüyormuşçasına yavaşça odanın ortasına doğru ilerledi. Titreyemedim bile… Hareket edemiyordum. Gördüğüm şey yüzünden taş kesilmiş, hareketsiz kalakalmıştım. Ona baktığımda aklım tuhaf düşüncelerle doldu. Rowena gerçekten hayatta mıydı? Gerçekten de onun sarı saçlarını ve mavi gözlerini görebilir miydim? Neden bundan emin olamıyordum?” - Edgar Allan Poe
Beden defalarca “geri gelir” ama hiçbir zaman tam anlamıyla hayata dönmez… Dikkat çeken bir başka unsur da, Rowena’nın bedeninin sabit bir kimliğe sahip olmayışıdır. Her dönüşünde aynı değildir. Bu, imgesel düzeyde bir çözülmeye işaret eder: beden artık tanınabilir bir bütünlük sunmaz. Öznenin karşısında duran artık bir kişi değil, parçalanmış bir görünümünün kararsız yansımasıdır.
“Bu Rowena mı?”
Bu soru, öznenin simgesel referanslarını kaybettiği anı işaret eder. İsim (Rowena) ile görünen -varlık- arasındaki bağ kopmaya başlar. İmge ile adın örtüşmemesi, özneyi bir belirsizlik alanına sevk eder.
“Neden bundan emin olamıyordum?”
Öznenin gözleri ona güvenilir bir gerçeklik sunmaz; hatta aksine, özne gördüğü şey karşısında konumunundan şüphe eder.
Bu diriliş anlatısı, ölümün simgeselleştirilemediği bir yapının içinde, bedenin ve kimliğin çözülüşü olarak okunabilir.
“Neden felsefede, siyasette, şiirde ya da sanatlarda öne çıkan bütün üstün insanlar melankoliktir?” - Aristoteles
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.