
Psikanalitik açıdan -kabaca- erkeğin, gücünü yitirmeyi simgeleyen hadım edilme kaygısıyla, kadınınsa, sevilen kişinin sevgisini kaybetme ya da onun gözünde yetersiz olma kaygısıyla konumlandığı söyleyenilebilir.
Birbirine zıt gibi görünen bu iki kaygı, sebep olduğu daimi gerilim vasıtasıyla, çiftlerin dinamiğini şekillendirir.
Bu temel tespit, toplumsal ve kültürel yapıların cinsiyet rollerine nasıl biçim verdiğini anlamak için de önemlidir. Kadın ve erkek yalnızca birbirleriyle kurdukları ilişkiler içinde değil, toplumsal düzenin dayattığı konumlar içinde de özneleşirler.
Lacan’a göre özne, sembolik düzene dâhil oluşuyla beraber, eksiklikle yüzleşir; bu eksiklik, fiziksel ya da cinsel değil, varoluşsal bir yoksunluğun betimlemesidir.
Kaygılarımız, bu eksikliğin etrafında kurulan yönelimlerimiz vasıtasıyla şekillenecektir. Lacan’ın ifadesiyle, öznenin arzusunu belirleyen unsur, Öteki’nin (toplum, otorite figürü vs.) arzusudur.
Yani, özne arzusunun yönünü Öteki’nin arzusu ve eksikliği üzerinden tayin eder. Eksiklik, sembolik düzene girişiyle birlikte öznenin gerçekliğinin ayrılmaz bir parçası hâline gelir.
Eksiklik arzuyu doğurur ve arzu bu eksikliği daima yeniden üretir.
Kadın için bu eksiklik çoğu zaman sevilen kişinin sevgisini yitirme kaygısında; erkek içinse, genellikle otoriteyi ve gücü yitirme kaygısında somutlaşır. Kişi sembolik olarak fallusu kaybetme ihtimaliyle yüzleşir.
Bahsettiğimiz bireysel kaygılar, iki cinsiyet açısından huzursuzluğa yol açar ve toplumsal düzeyde de görünür hâle gelirler.
Modern toplumda, histerik özne konumunun daha görünür hâle gelmesiyle birlikte, sözünü ettiğimiz kaygıların da belirginleştiği söylenebilir.
Erkek, erkekliğini (eğilimlerinden bağımsız olarak) sürekli onaylatma arayışı içinde tüketime yönelirken, kadın, profesyonel ve özel alanlarda geleneksel olarak erkeklikle ilişkilendirilen konumlara yönelmektedir.
Hem kadın hem de erkek, bir çeşit terk edilmişlik hissi eşliğinde derinleşen kaygılarını döngüsel biçimde yatıştırmaya çabalar.
Bu döngüsel yapı, öznenin iç dünyasında yerleşik bir huzursuzluğa sebep olur. Aynı huzursuzluk, öznenin harekete geçip sembolik düzen içinde bir yer edinmesine katkı sağlar.
Kaygı, bu döngünün sarsıldığı ve eksikliğin artık örtülemediği anlarda belirginleşir. Lacan’a göre kaygı, öznenin eksikliğini düzenleyen yapının sarsıldığı anlarda ortaya çıkar.
Modern toplum özneyi, arzusunu tatmin etme vaadiyle tüketime, başarıya, sosyal onay arayışına yöneltir. Oysa bunların hiçbiri arzunun temelindeki eksikliği ortadan kaldıramaz.
Dolayısıyla kişi daima daha fazlasını arar ve bu arayış kaygıyı derinleştirir.
Statü, finansal yeterlilik ve sosyal onay gibi araçlar, öznenin yapısal eksikliğini yalnızca geçici olarak örter.
Bu bir doyum değil, devridaimdir: eksikliği yeniden üretir, ardından tatmin olmak için daha fazlasını ararız ve kaygımız her devirle derinleşir.
Bu döngü, zaten insanın özünde var olan terk edilme ve gücünü kaybetme kaygılarını diri tutar.
İnsanın bu kaygılardan kurtulması mümkün değildir, çünkü eksiklik, öznenin varoluş deneyiminde temel bir yere sahiptir.
İfade etmek, kişinin yoksunluğu anlamlandırmasına ve kaygıyla kurduğu ilişkiyi dönüştürmesine olanak tanır.
Ancak özne, duygularını düzenleme yolunda sembolik düzenin sunduğu araçları (dil, sanat, yaratıcılık vb.) kullanabilir.
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.