

Psikanaliz tarihinden bahsedildiğinde, Freud ile Jung arasındaki tutkuyla başlayan dostluğu takip eden sert kopuş sıkça gündeme gelir.
Freud, insan ruhsallığını harekete geçiren temel dinamiği tanımlamak için libido kavramını ortaya koyar. Ona göre libido, temel olarak cinsel arzudan doğan bir enerjidir. Arka planda insanı yönlendiren şey, cinsel dürtüsünün doyurulması ya da dönüştürülmesidir.
Jung cinselliğin önemini kabul eder, fakat libidoyu cinselliğe indirgemeyi reddeder. Ona göre libido, yalnızca cinsel değil, daha kapsamlı bir yaşam gücüdür. Bu güç; yaratıcılık, anlam arayışı ve ruhsallıkla (maneviyatla) da beslenir. İnsan yalnızca cinsel arzusunun doyumu için değil, “Neden yaşıyorum?” sorusuna yanıt bulmak için de çabalar. Freud’un dinî ve ruhani eğilimleri ölüm korkusunun yarattığı bir yanılsama olarak değerlendirmesine karşılık, Jung bunları insanın köklü ihtiyaçları olarak görür.
Freud’a göre din, insanın varoluşsal kaygılarını yatıştırır ama bedelini zihinsel açıdan ödetir: Freud’un penceresinden, din bir yanılsamadır, ölüm karşısındaki çaresizliğin sığınağıdır. Jung içinse aksine, ruhani yönelim insanı olgunlaştırır ve geliştirir. Jung’a göre hayatlarına derin anlamlar yükleyen insanlar, çoğunlukla daha mutlu ve dengede yaşamlar sürerler. Jung için maneviyata yöneliş bir kaçış değil, insan gelişiminin asli unsurlarından biridir. Jung’a göre psişede, dinî kurum ve dogmalardan önce gelen ve onlardan bağımsız seyreden bir ruhani işlev mevcuttur; bu işlev, bireyin içsel yöneliminin kaynağıdır.
Jung, çocukluğunda baskıcı bulduğu dinî ortamdan uzaklaşmıştır. Babası pastördür; 12 yaşında “Kilise ölümdür” der.
Aslında Freud’la tanışması ve psişenin derinliklerine inmesi onu “maneviyata” yaklaştırır, bu kez bir kurum olarak değil, bir deneyim olarak. Hint felsefesinden ödünç aldığı Benlik kavramı aracılığıyla, psişenin karşıtlarını kapsayan bütünleşme süreci üzerine çalışır. Alman düşünür Rudolf Otto’nun numinous kavramından ilham alır.

Freud, erken dönem çalışmalarında psişik yaşamı bilinç, önbilinç ve bilinçdışı ayrımıyla açıklayan topografik modeli geliştirir. Jung bu modeli reddetmez, ancak genişletir: Jung’a göre bilinçdışı yalnızca kişisel deneyimlerden oluşmaz; aynı zamanda kişisel olmayan, kolektif bir katmana sahiptir. Bu katmanda insanlığın ortak sembolleri, imgeleri ve arketipler yer alır.
Jung, Freud’un ego merkezli psişe anlayışını yeterli bulmaz; egodan farklı ve onu aşan bir bütünleştirici ilke olarak Benlik (Self) kavramını geliştirir. Benlik, ne egoya ne de salt bilinçdışına indirgenebilir. Kökeni konusunda Jung ihtiyat gösterir: Benliğin maddi mi yoksa “ilahi” olarak adlandırılan bir kaynaktan mı geldiğini bilmediğini açıkça ifade eder.
Söz konusu Benlik, insanı yalnızca çevreye uyum sağlamaya değil, kendini gerçekleştirmeye yönelten temel güçtür. Jung bu süreci bireyleşme olarak adlandırır. Bireyleşme, kişiyi başkalarından koparan bir içe kapanma değildir; aksine, kişinin kendi içsel merkezine temas ettikçe başkalarıyla daha sahici bir ilişki kurabilmesini mümkün kılan bir olgunlaşma sürecidir.
Freud ile Jung, insan ruhsallığının temeline dair derin bir kuramsal farklılık sebebiyle ayrılır. Freud için psişik yaşamın merkezinde dürtülerin düzenlenmesi, çatışmanın yönetimi ve gerçekliğe uyum yer alırken; Jung için insan, yalnızca uyum sağlayan değil, anlam arayan ve bütünleşmeye yönelen bir varlıktır. Jung, psikanalizi yalnızca patolojiyi açıklayan bir kuram olarak değil, insanın gelişimine ve içsel olgunlaşmasına imkân veren bir çerçeve olarak değerlendirir.
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.