
Yas ve melankoli çoğu zaman aynı duygulanım kümesinde ele alınsa da, psikanalitik yaklaşım bu iki deneyim arasında yapısal bir ayrım yapar. Yas, kaybedilen nesneye yapılan libidinal yatırımın geri çekilmesini mümkün kılarken; melankoli, kaybın simgesel olarak kabul edilememesi ve yitirilen nesneyle kurulan özdeşleşmenin çözülmemesiyle karakterizedir.
Freud, melankoliyi ego düzeyinde gerçekleşen bu özdeşleşme üzerinden betimlerken, Lacan, melankoliyi öznenin kendisini kayıp nesnenin yerine koyduğu dolayısıyla kaybın simgesel olarak işlenemediği bir konumlanış olarak ele alır.
Yas sürecinde kişi, kaybettiği nesneden libidinal yatırımını yavaşça geri çeker. Yas süreci acılıdır fakat ego ile kaybedilen nesne arasındaki sınır korunur.
Kayıp içeride değil, dışarıdadır.
Yas, Freud’un deyimiyle çalışma içerir: Gerçeklikle yüzleşme, kaybı ruhsal olarak işleme ve hayata yeniden bağlanma.
Melanie Klein’ın yorumuyla yas yalnızca dışsal bir nesnenin kaybına verilen bir tepki değildir; içsel dünyadaki nesne temsilleri de bu süreçte yeniden düzenlenir.
Melankolide kaybedilenle benlik arasındaki sınır korunamaz. Ego libidoyu nesneden çekemez; bunun yerine kaybedilen nesneyi kendi içine alır. Freud bu durumu nesne kaybının egoda yaşanan bir kayıp hâline dönüşmesi olarak tarif eder. Özne artık yalnızca kaybeden değildir; kaybın kendisi hâline gelmiştir. Acı, melankolik için bir muhafaza yöntemine dönüşür: Bir nevi sadakat, ahlaki bir ödev, fanatik bir tutunuş.
Lacan’ın jouissance kavramı burada devreye girer: Acı ile haz, kaybın etrafında birbirine düğümlenir. Bu düğüm, haz ilkesinin ötesinde konumlanan, özneyi acıya bağlayarak sürdürülen ve simgeselleştirilemeyen bir fazlalığın işaretidir.
Melanie Klein, melankoliyi, sevilen içsel nesnenin yaralanması ya da yok edilmesi fantezisi üzerinden ele alır. Melankolik suçluluk, söz konusu içsel nesneye yönelen yıkıcı fantezilerin ardından doğar. Kişi, kendisini cezalandırarak sevilen içsel nesneyi koruduğuna dair sanrısal bir inançla bu ilişkiye tutunur diyebiliriz.
Dolayısıyla melankolik suçluluk, kökeninde kişinin kendisine yönelik değildir. Suçluluk hissi, kaybı temsil etme görevine sadık kalamama korkusundan doğar.
Lacan için melankolinin ayırt edici yanı, öznenin kaybı temsil etmesi değil, bizzat kayıp konumuna yerleşmesidir: Özne artık yoksunluğun etkisini taşıyan değildir, yoksunluğun, daha doğrusu kaybın bizzat kendisi olmuştur.
Dolayısıyla melankolide terapötik amaç yas sürecini başlatmak olamaz; çünkü kaybın üzerine çalışabilmenin koşulu, özneyi kayıp konumundan ayırmaktır. Melankolik için kaybı dışarıda bırakmak, benliğin çözüleceği hissini doğurur. Terapi, kaybın değil, öznenin konumunun yeniden düzenlenmesiyle ilerler. Bir başka deyişle, amaç, kayba dönmekten ziyade, öznenin kaybın yerine geçmek zorunda olmadığı bir konum edinmesini sağlamaktır.
Yas, simgeselleştirilebildiğinde, kişi ne kaybı inkâr eder, ne kaybedileni unutur ne de onunla özdeşleşir, kaybın kendisi değil, tanığıdır.
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.